‘Nerede o İsmet Berkan i.nesi!’

0
Hürriyet ile yollarını olaylı bir şekilde ayıran İzzet Çapa, İsmet Berkan hakkında çok ağır bir yazı kaleme aldı.
İzzet Çapa…

Türkiye onu İstanbul’un en gözde mekanlarının işletmecisi olarak tanısa da Hürriyet Kelebek’e yaptığı röportajlar ve yazdığı köşe yazılarıyla da medya dünyasına adım atmıştı.

Adının bir kurşunlama olayına karışması üzerine gözaltına alındıktan sonra Hürriyet ile yollarını olaylı bir şekilde ayıran İzzet Çapa, medya dünyasıyla ilgili sarsıcı yazılar kaleme almaya başladı.

Çapa, SuperHaber’deki son yazısında Hürriyet gazetesi yazarı İsmet Berkan’ı ele aldı.

Ünlü bir restoranda yemek yerken tesadüfen tanıştığı eski gazetecilerin İsmet Berkan’la ilgili anlattıklarını, anlatanların kimliğini saklı tutarak kaleme alan İzzet Çapa’nın yazısı büyük kavga çıkaracak cinsten…

İşte İzzet Çapa’nın o yazısı…

‘NEREDE O İSMET BERKAN İ…NESİ’

Ofisten çıktığımızda herkesin karnı zil çalıyordu. Çocuklara “Ne yapalım?” diye sorunca içlerinden biri “Bizi Yakup paklar patron” dedi; kıramadım.

Hafta içi erken bir saat olması sebebiyle Yakup tenhaydı, rahatça yer bulup yuvarlak masalardan birine kurulduk. Hemen yanıbaşımızda koyu bir sohbet vardı; gazetecilik mesleğinin eski abileri Kılıçdaroğlu’nun “Açıyoruz rakıları, ülkeyi kurtarıyoruz” sözlerinden etkilenmiş olacaklar ki; memleketi kurtarmayı bırakıp, medyayı masaya yatırmışlardı.

İçlerinden bir tanesi tok sesiyle “Nerede o İsmet Berkan i.nesi?” diye bağırınca gayr-ı ihtiyari o tarafa döndüm. Tanımışlardı beni; “Gel, gel çömez. Sen de dinle” diye yanlarına çağırdılar.

BİZ SALLAMIYORUZ O KENDİSİNE SALLADI

Vallahi aramızda kalsın bu yaştan sonra “çömez” diye çağırılmak hoşuma gitmedi desem yalan olur. Çöktüm yanlarına. “Abi hayırdır bayram değil, seyran değil İsmet Berkan’a neden bastınız kalayı” diye soracak oldum; en kıdemli olanı “Yok ulan biz sallamıyoruz. O kendi kendine salladı” dedi ve başladı Berkan’ın “i.nelik” hikayesini anlatmaya…

Meğer bizim İsmet Berkan ile Sinan Çetin zamanında büyük kankalarmış. Hatta Türk sinemasının en kötü film listesinin zirvesindeki yerini kimselere kaptırmayan Bay E’nin senaryosunu da birlikte yazmışlar. Filmde Mehmet Ali Erbil’in canlandırdığı karakterin adı da ‘İsmet Berkan’mış. İşte masadaki ‘Nerede o İsmet Berkan i.nesi’ repliği de o filmden kalmaymış.

İSMET BERKAN KENDİSİ RÖPORTAJDA ANLATMIŞ

İsmet Baba, zamanında Oray Eğin’e verdiği bir röportajda bu işin hikayesini şöyle anlatmış; “Ben senaryoya bir ‘dummy’ isim olarak kendi adımı yazmıştım, filmde kim oynarsa onun ismiyle çekecektik. Hatta o günlerde başrolü Can Dündar’ın oynaması için Sinan uzun istişareler yaptı ama Can askere gidince iş yattı. Can olmayınca, Sinan ısrarla “İsmi değiştirmiyorum” dedi. Şimdilerde televizyonda bazen film gösteriliyor ve o sahnede biplenmiş haliyle ‘nerede o İsmet Berkan i.nesi’ cümlesi yükselince nereden geliyor bu ses diye hala irkiliyorum.”

ONUN 14 YAŞINDA CUMHURİYET’E GELDİĞİ KISA PANTOLONLU GÜNLERİNİ BİLİRİM…’

Abi bu Berkan da amma filmler çevirmiş diye bir espri yapacak oldum; masadaki bir başka eski tüfek “Ben onu 14 yaşında Cumhuriyet’e geldiği kısa pantolonlu günlerinden bilirim” deyip başladı serencamını anlatmaya…

“Annesi Necla Hanım, Türkiye’nin önemli kadın gazetecelerindendir. Gazetecilik Enstitüsü’nün ilk mezunlarından olduğu için de geniş bir çevresi vardı ve bu sayede oğlunu önce Milliyet’e yamadı.

Yalan olmasın 77-78 yılları falandı. İsmet önce fotoğraf laboratuvarında başladı çalışmaya. Sağda solda ‘Mesleğimi buldum; fotoğrafçılık benim büyük aşkım’ diye atıp tuttuğunu duyardık. Fakat ne olduysa oldu, bizimki birkaç ay sonra ortadan kayboldu …

BAŞKASININ ARAŞTIRMASINA İMZA ATIP ÖDÜL ALDI…

Annesi birgün elinden tutup İsmet’i Cumhuriyet’e getirince anlaşıldı fotoğrafçılık macerasına son verdiği ve Milliyet’ten ayrıldığı. Tabii mahalledeki bütün arkadaşları Cumhuriyet’te olunca, o da Milliyet’ten tüymek istemiş. Necla Hanım da oğlunu yayın yönetmeni Oktay Kurtböke’nin yanına götürdü. Kurtböke de İsmet’i efsane spor müdürü Abdulkadir Yücelman’a “Eti senin, kemiği benim” diyerek teslim etti. Fakat o dönem gazetenin spor servisinin ve sosyologların ortaklaşa yaptığı bir araştırmanın altına kendi imzasını atıp, Galatasaray Kulübü’nün yarışmasına yollayınca kıyametler koptu.

O KURNAZLIĞI YÜZÜNDEN BİR ARABA DAYAK YEDİ

İsmet büyük ödülü kazanmasına kazanmıştı ama bu köylü kurnazlığı yüzünden spor servisinden bir araba dayak yedi. Vaziyet böyle olunca İsmet’i mecburen yazı işlerine kaydırdılar. Dünyadan haberi yok o zamanlar İsmet’in, gerçi şimdi de pek olduğu söylenemez ama…” diye inceden bir göndermeyle sözüne devam etti eski kurt. Çıtımı çıkarmadan dinliyordum medyanın ünlü kaleminin tuhaf hikayelerini.

İşte tam o günlerde 12 Eylül Darbesi oldu. Cumhuriyet, tarihinin en büyük iç çatışmalarından birini yaşıyordu. Gazetenin başına Hasan Cemal getirilince, İlhan Selçuk’un liderliğindeki ekibin bir kısmı yazılarına son verdi, bazıları da emekliliklerini istedi. Bizim kuşağın bütün ağır topları tasviye olmuş, gazete çoluk çocuğun eline kalmıştı. Sadece sekiz sayfa çıkıyordu Cumhuriyet ama o gazeteyi bile yapacak sayfa sekreteri bulunamıyordu.

‘ARTIK GAZETECİLİK YAPMAK İSTEMİYORUM…’

İsmet o ara bir başka sıçrama yapıp, kendini reklam departmanına attı. Bir anlamda gazetenin atanmamış reklam koordinatörlüğü görevini üstlenecekti. Ama bundan da çabuk sıkıldı ve ‘Ben artık gazetecilik yapmak istiyorum’ diyerek haber araştırma servisinin başına geçti. Mızmızlanması hiç bitmiyordu. Körfez Savaşı’nın başladığı, haberin ağababasının ayağına geldiği gün bizimki yine bastı istifayı. Daha dün ‘Ben gazetecilik yapmak istiyorum’ diyen adam gitmiş, yerine ‘Gazetecilikten başka iş yapamayacak mıyım? Kendimle doğru düzgün ilgilenemez oldum’ diyen bambaşka biri gelmişti…

Bu lafları duyan bizim Okay (Gönensin) çıldırdı. İsmet’in yazdığı istifa mektubunu yırtıp kafasına fırlattı. Ama ısrarlıydı İsmet; Okay da bunun üzerine ‘ne b.k yersen ye’ diyerek kapıyı gösterdi.

Çalışanlarına maaş vermekte zorlanan Cumhuriyet, nasıl oldu anlamadık ama İsmet’e kallavi bir tazminat ödedi.

ÇİLLER’E DANIŞMAN İKEN, MESUT YILMAZ’IN YANINDA BİTİVERDİ…

Bizimki bir süre reklamcı arkadaşlarıyla gezip tozdu. Ajanslara metin yazarlığı falan yapmaya başladı. O dönem Mehmet Y.Yılmaz’ın buna dergicilik teklifi yaptığını duyduk. O teklife de hayır dedi ama nedense reklam şirketinden de istifa etti. Kafayı evden çalışmaya takmıştı. Derken bir anda yine kulvar değiştirdi ve kendini Ercan Arıklı’nın ofisinde bulup, Para Dergisi’nin genel yayın yönetmenliği koltuğuna oturdu. Ekonomiden falan da hiç anlamaz ya ama yaptılar işte bir şekilde…

O derginin macerası da kısa bir süre sonra sona erdi. Bir sabah Sinan Çetin arayıp Cihangir’e çağırmış İsmet’i. O zamanlar daha Cihangir, ‘Sinangir’ değil… Öğrendik ki Tansu Çiller, Sinan’a danışmanlık teklif etmiş. Sinan da ne hikmetse politikadan anladığını zannetiği İsmet’i kendisine yardımcı yapmaya karar vermiş. Anlayacağın Sinan, Çiller’e; Berkan da Sinan’a danışmanlık yapacak…

Dört ay kadar Çiller ile çalıştı, sonra bir baktık bizimki Mesut Yılmaz’ın dizinin dibinde bitivermiş. Bu ne ideoloji tanır, ne parti; güç kimdeyse İsmet de onun yanındadır İzzet kardeşim.

ZAFER MUTLU’DAN AĞIR BİR AYAR YİYİNCE SABAH’TAN AYRILDI…

Meslekten mesleğe, şirketten şirkete, pozisyondan pozisyona, partiden partiye gezmeye devam ediyor fakat tek bir şey asla değişmiyordu; o da para konusundaki yakınmaları. Cumhuriyet’teki iktidar kavgasının sonunda bizimkinin öğle tatilllerinde sırtlarına masaj yaptığı Hasan ile Okay Abileri Sabah Grubu’na transfer oldu.

Dinç Bilgin, Okay’dan Cumhuriyet’e rakip bir gazete çıkarmasını istedi. İşte ‘light Cumhuriyet’ fikri de o günlerde doğdu. Okay da, Yeni Yüzyıl için İsmet’i yanına çağırdı. O dönemler Dinç Bilgin banka satın almayı kafaya takmıştı. İsmet ne hikmetse buna karşı çıkıp “Patronlar banka sahibi olursa gazeteler artık muhalefet yapabilir olmaktan çıkarlar” dedi. Bunun üzerine Zafer Mutlu’dan çok ağır bir ayar alıp, pılını pırtısını toplayıp Sabah’tan ayrıldı.”

NE İSMETMİŞ BE ABİ!…

Ne İsmet’miş be abi dedim…

“Daha dur Doğan Grubu’ndaki maceralarını anlatmaya başlamadım” dedi abi. Bıraksam sabaha kadar anlatacak malzeme vardı masadakilerde İsmet Baba’yla ilgili. Ama ben kendi adıma, medyanın “İsmet nereye koşuyor” hikayesinden payımı almış hatta midem bile hafiften bulanmaya başlamıştı.

Abilere teşekkür edip “Bana şimdilik bu kadar yeter” diyerek bizimkilerin yanına döndüm. Yakup’un meşhur yaprak ciğerinden bir lokma attım ağzıma ve “İsmet Berkan’da da hiç akıl yokmuş” diye geçirdim içimden. Tutup o hiç kimsenin anlamadığı Bay E’nin hikayesini film yapacağına, fotoğrafçılıkla başlayıp spor muhabirliği ile süren, reklamcılıktan politik danışmanlığa evrilen, dergicilikten sekip gazete yayın yönetmenliğine, oradan da köşe yazarlığına konuşlanan kendi kişisel hikayesini film yapsa gişeleri alt üst ederdi vallahi.

Tıpkı La Fontaine masallarında olduğu gibi elbette bu uzun medya hikayesinin de bir anafikri var efendim. Görünen o ki; İsmet Berkan kimin yanında saf tuttuysa o iflah olmamış. Bundan sonrasını da Aydın Doğan düşünsün…

Cevap ver